24.09.2026 | 18:51 Doğru haber, güçlü toplum...

EKONOMI HABERLERİ

Erdoğan’dan ABD’li şirketlere 5 kritik mesaj Ekonomi

Erdoğan’dan ABD’li şirketlere 5 kritik mesaj

Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York’ta DEİK ve TAİK tarafından düzenlenen yatırımcı toplantısında 29 ABD’li şirketin Başkan, CEO ve üst düzey yöneticisiyle bir araya geldi.

24.09.2026 03:11
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyeti ABD'den ayrıldı Ekonomi

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyeti ABD'den ayrıldı

Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu görüşmeleri için New York'ta bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, yoğun gündemdeki temaslarını tamamladıktan sonra eşi Emine Erdoğan ve beraberindeki heyetle birlikte ABD'den ayrıldı.

24.09.2026 03:04
Şiddet yapısal önlemler polisiye Ekonomi

Şiddet yapısal önlemler polisiye

Manisa’daki okul saldırısı, eğitimde şiddetin önlenmesine yönelik politikaları bir kez daha gündeme getirdi. Raporlarda kalıcı çözümün polisiye önlemlerden değil yapısal sorunların giderilmesinden geçtiğine dikkat çekildi.

24.09.2026 02:00
New York seferi biat göstergesi Ekonomi

New York seferi biat göstergesi

BM kürsüsünden anti-emperyalist nutuklar atan Saray rejimi, pratikte ABD’nin bölge planlarına tam biat ettiğini bir kez daha gösterdi. Türkiye, fiili olarak İran-ABD savaşının tarafı kılınırken, Husilere karşı operasyon sinyali verildi. Bölgedeki emperyalist haydutluk Gazze zirvesiyle aklanmaya çalışıldı.

24.09.2026 02:00
'Bir daha asla'dan bugüne: Almanya'da AfD'nin yükselişi, sınıf ve siyasal temsil Ekonomi

'Bir daha asla'dan bugüne: Almanya'da AfD'nin yükselişi, sınıf ve siyasal temsil

Zafer TAŞKIN / Frankfurt Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşması, II. Dünya Savaşı sonrasında ülkenin siyasal kültürünün temel unsurlarından biri hâline geldi. Nürnberg yargılamaları, Nazilerden arındırma politikaları, Nazi suçlarının araştırılması ve gelişen anma kültürü bu sürecin başlıca unsurlarıydı. Ancak bu hesaplaşma doğrusal ve kesintisiz değildi. Özellikle Batı Almanya’da savaş sonrası ilk dönemde Nazi geçmişine ilişkin suskunluk ve toplumsal bastırma uzun süre devam etti. 1960’lardan itibaren öğrenci hareketleri, kuşak çatışmaları ve demokratikleşme talepleri, geçmişin daha açık biçimde sorgulanmasını sağladı. 1 Bu süreçte “Nie wieder” — bir daha asla — yalnızca tarihsel bir hatırlama biçimi olmaktan çıkarak siyasal bir sorumluluk ilkesine dönüştü. Auschwitz’in ve Holokost’un hatırlanması, benzer siyasal ve toplumsal koşulların yeniden ortaya çıkmasına karşı uyanık olmayı da ifade etti. Buna rağmen AfD’nin 2025 Federal Meclis seçimlerinde yüzde 20,8 oy alması ve 2026 eyalet seçimlerinde oylarını iki katın da üzerine çıkarması, tarihsel hafızanın siyasal davranışı kendiliğinden belirlemediğini göstermiştir. Asıl mesele, Nazi geçmişiyle hesaplaşmış bir toplumda milliyetçi, sağ popülist ve aşırı sağ yönelimlerin neden yeniden kitlesel bir toplumsal karşılık bulabildiğidir. 2 Bu soruyu yalnızca kültürel değerler, bireysel önyargılar veya sağ popülizmin söylemi üzerinden açıklamak yetersizdir. Ekonomik güvencesizlik, statü kaybı, bölgesel eşitsizlikler, emeğin parçalanması, sosyal devletin dönüşümü ve siyasal temsil krizi toplumsal hoşnutsuzluğu büyütebilir. Ancak bu maddi koşullar kendiliğinden belirli bir siyasal sonuç üretmez. Belirleyici olan, insanların yaşadığı ekonomik ve toplumsal çelişkilerin hangi siyasal anlatılar içinde anlamlandırıldığı, hangi toplumsal grupların sorumlu olarak gösterildiği ve hangi kolektif çıkarların siyasal özne hâline getirildiğidir. TARİHSEL HESAPLAŞMANIN SINIRLARI 1945 sonrasında Batı ve Doğu Almanya, Nazi geçmişiyle farklı siyasal çerçeveler içinde hesaplaştı. Batı Almanya’da demokratik kurumların yeniden inşası ve Nazizmle hesaplaşma önemli sonuçlar doğururken, eski Nazi kadrolarının bir bölümünün sonraki yıllarda devlet, hukuk ve ekonomi alanlarında yeniden konumlanabilmesi bu sürecin sınırlarını gösterdi. Soğuk Savaş koşullarında antikomünizmin merkezi bir siyasal eksen hâline gelmesi de geçmişle hesaplaşmanın sınırlarını belirledi. 3 Doğu Almanya ise kendisini antifaşist bir devlet olarak tanımladı ve faşizmi kapitalist toplumsal ilişkilerle bağlantılı bir sistem olarak ele aldı. Ancak antifaşizmin devletin kurucu meşruiyetinin parçası hâline gelmesi, toplum içerisindeki milliyetçi, ırkçı ve otoriter eğilimlerin bağımsız biçimde sorgulanmasını her zaman mümkün kılmadı. Dolayısıyla Batı ve Doğu Almanya’nın farklı biçimlerde yürüttüğü hesaplaşmalar birbirinin basit karşıtı değildi. Her iki yaklaşım da faşizmi tarihsel olarak yenilmiş bir rejim biçimi olarak ele alırken, onun belirli toplumsal koşullar altında yeniden üretilebilme kapasitesini bütünüyle açıklamakta sınırlı kaldı. Tarihsel hafıza geçmişin suçlarını görünür kılabilir; ancak bugünün toplumsal ilişkilerini kendiliğinden dönüştürmez. “Bir daha asla”nın siyasal anlamı bu nedenle yalnızca geçmişi hatırlamakta değil, geçmişte felakete yol açan toplumsal antagonizmaların günümüzde hangi biçimlerde yeniden üretildiğini sorgulamakta ortaya çıkar. BİRLEŞME, NEOLİBERAL DÖNÜŞÜM VE SINIFSAL KIRILMA 1990’daki birleşme, iki farklı tarihsel deneyimi tek bir siyasal ve ekonomik yapı içinde karşı karşıya getirdi. Özellikle Doğu Almanya’da ekonomik yapının hızlı biçimde yeniden düzenlenmesi sanayisizleşmeye, istihdam kayıplarına, nüfus hareketlerine ve toplumsal statü değişimlerine yol açtı. Bu nedenle Doğu Almanya’daki siyasal hoşnutsuzluğu yalnızca geçmiş rejimin siyasal alışkanlıkları veya kültürel miras üzerinden açıklamak eksik kalır. 4 Batı Almanya’da da 1980’lerden itibaren üretimin yeniden örgütlenmesi, küresel rekabet, emeğin parçalanması ve sosyal devletin dönüşümü sınıfsal ilişkileri değiştirdi. 2000’li yıllarda gerçekleştirilen iş gücü piyasası reformları bu dönüşümü daha da hızlandırdı. Güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, sendikal örgütlenmenin zayıflaması ve sosyal güvenlik sistemindeki dönüşümler yalnızca ekonomik koşulları değil, insanların ortak maddi deneyimlerini siyasal bir çıkar olarak ifade etme kapasitesini de etkiledi. 5 Burada sınıf yalnızca insanların üretim sürecindeki nesnel konumunu tanımlayan bir kategori değildir. Aynı zamanda ortak maddi deneyimlerin siyasal olarak örgütlenmesiyle oluşan kolektif bir kapasitedir. Bu nedenle ekonomik güvencesizlik ile sağ popülizm arasında mekanik bir ilişki kurmak yanıltıcıdır. Kira artışı, düşük ücret, sanayideki dönüşüm veya sosyal güvencesizlik otomatik olarak göçmen karşıtlığı üretmez; aynı deneyimler sendikal mücadeleye, sosyal hak taleplerine veya farklı demokratik siyasal yönelimlere de dönüşebilir. Siyasal sonuç, bu deneyimlerin nasıl temsil edildiğine bağlıdır. AfD’nin yükselişi bu açıdan yalnızca “ırkçılığın yükselmesi” şeklinde açıklanamaz. Partinin başlangıçta avro ve Avrupa entegrasyonu üzerinden şekillenen siyasal çizgisi, özellikle 2015’ten sonra göç ve mülteci politikalarını merkezi bir mesele hâline getirdi. Böylece farklı toplumsal çelişkiler ulusal, kültürel ve göç karşıtı bir antagonizma içinde yeniden eklemlendi. Ekonomik güvencesizlik, kamusal hizmetlere erişim, göç ve kültürel değişim gibi farklı deneyimler, “yerli halk” ile “dışarıdan gelenler” arasındaki karşıtlık üzerinden ortak bir siyasal anlatıya bağlanabildi. 6 Bu mekanizma önemlidir: Maddi çelişkiler ortadan kalkmaz; fakat bu çelişkilerin siyasal olarak nasıl temsil edildiği, toplumsal öfkenin hangi aktörlere ve gruplara yöneltileceğini etkiler. Konut krizinin nedeni konut politikaları ve mülkiyet ilişkileri yerine göçmenler; sosyal devlet üzerindeki baskının nedeni sosyal politika tercihleri yerine mülteciler; ücret baskısının nedeni ise sermayenin üretim politikaları yerine yabancı işçiler olarak gösterilebilir. Böylece bölüşüm ilişkilerinden ve üretim sürecindeki güç asimetrilerinden kaynaklanan sınıfsal çelişkiler, ulusal aidiyet ve kültürel farklılıklar ekseninde yeniden kodlanabilir. SINIF, KORKU VE SİYASAL TEMSİL Bu noktada yalnızca sağ siyasetin başarısını değil, solun yaşadığı siyasal temsil sorununu da tartışmak gerekir. Sol siyasetin bazı biçimlerinde ekonomik ve sınıfsal sorunların kültürel ve ahlaki kategoriler üzerinden ele alınmasının ağırlık kazanması, önemli bir temsil boşluğu yaratabilir. Irkçılık, ayrımcılık ve dışlanmayla mücadele demokratik siyasetin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak sınıfsal ve maddi güvencesizlik deneyimleri somut yeniden bölüşüm politikaları ve kolektif örgütlenme biçimleri üzerinden siyasallaştırılmadığında, bu deneyimlerin farklı kültürel ve siyasal anlatılar içinde yeniden tanımlanmasına alan açılır. İnsanlar işlerini, gelirlerini, konutlarını, sosyal güvenliklerini veya geleceklerini kaybetme korkusu yaşayabilir. Bu korkuların maddi kaynaklarını açıklayan ve kolektif çözüm yolları üreten bir siyasal temsil bulunmadığında, sağ popülizm bu deneyimlere basit ve bütünlüklü bir nedensellik kazandırabilir: Sorunun kaynağı dışarıdan gelenlerdir; kaynaklar “sizden” başkalarına aktarılmaktadır; sistem kendi vatandaşları yerine başkalarını korumaktadır. Bu açıklamalar maddi gerçekliğin tamamını ifade etmese de gündelik deneyimlerle ilişki kurabilen bir siyasal çerçeve oluşturabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca sağ popülizmin söyleminin doğru veya yanlış olması değildir. Daha temel mesele, toplumsal deneyimlerin hangi siyasal temsil biçimleri içinde anlam kazanacağıdır. Maddi güvencesizlik kolektif bir sınıfsal çıkar olarak örgütlenmediğinde, aynı deneyim başka bir toplumsal antagonizma içinde temsil edilebilir. Solun karşı karşıya olduğu sorun bu nedenle yalnızca AfD’ye karşı daha sert bir söylem geliştirmek değildir. Asıl mesele, insanların yaşadığı ekonomik ve toplumsal kaygıları onların gerçek deneyimlerinden hareketle açıklayabilen; fakat bu kaygıları başka toplumsal gruplara yöneltmeyen bir siyasal perspektif ve örgütlenme kapasitesi oluşturabilmektir. PROTESTODAN ÖRGÜTLENMEYE “Nie wieder” ve “Brandmauer” etrafında gerçekleşen kitlesel gösteriler, Almanya’da aşırı sağa karşı geniş bir toplumsal mobilizasyon kapasitesinin bulunduğunu göstermektedir. Ancak kitlesel protesto ile kalıcı siyasal örgütlenme aynı şey değildir. Antifaşist siyasetin kalıcı bir toplumsal güç hâline gelebilmesi, protesto anlarının ötesine geçerek gündelik hayatın yeniden üretildiği alanlarda ortak maddi deneyimleri örgütleyebilmesine bağlıdır. İşyeri, sendika, mahalle, okul ve üniversite gibi alanlar yalnızca mobilizasyon mekânları değil, insanların ortak sorunlar etrafında kolektif bir siyasal özne hâline gelebileceği toplumsal ilişki alanlarıdır. Kira, ücret, çalışma koşulları, sosyal hizmetler ve kamusal kaynaklar gibi somut meselelerde birlikte hareket etmek, ortak çıkarların yalnızca soyut bir siyasal söylem olarak değil, toplumsal pratik içinde kurulmasını mümkün kılar. Bu nedenle antifaşizm yalnızca mevcut bir tehdide karşı savunma siyaseti olarak değil, toplumsal sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin bir mücadele olarak da ele alınmalıdır. EMEK, GÖÇ VE ENTERNASYONALİZM Bugünün işçi sınıfı geçmişteki biçimleriyle aynı değildir. Çalışma yaşamı daha parçalı, heterojen ve uluslararası hâle gelmiştir. Göçmenler de Almanya’daki üretimin ve hizmet sektörlerinin dışında duran geçici unsurlar değil, işçi sınıfının kalıcı parçalarıdır. Bu nedenle yerli ve göçmen emekçileri birbirinin rakibi olarak konumlandıran siyasal anlayış, ekonomik rekabetin gerçek nedenlerini görünmez hâle getirebilir. Ücretlerin baskılanması, çalışma koşullarının kötüleşmesi veya sosyal hizmetlerin yetersizliği yalnızca göç hareketleriyle açıklanamaz; üretim yapısı, bölüşüm ilişkileri, kamu politikaları ve sermayenin çalışma hayatındaki pazarlık gücü de bu süreçlerin parçasıdır. Daha temel mesele, emek gücünün farklı hukuki ve toplumsal statülere ayrıştırılmasının sınıfsal pazarlık gücünü nasıl etkilediğidir. Çalışanların “yerli” ve “yabancı”, “güvenceli” ve “güvencesiz”, “vatandaş” ve “geçici” gibi kategoriler üzerinden birbirinden ayrılması, ortak maddi çıkarların siyasal olarak kurulmasını zorlaştırabilir. Enternasyonalizm bu nedenle yalnızca ahlaki bir dayanışma çağrısı değildir. Sermayenin uluslararası ölçekte hareket ettiği ve emeğin farklı statüler üzerinden birbirine karşı rekabete sokulabildiği bir ekonomide, ortak maddi çıkarların kurulması aynı zamanda siyasal bir zorunluluktur. Ücret, kira, sosyal güvenlik, eğitim, göç, enerji ve ekolojik dönüşüm bu nedenle birbirinden kopuk sorunlar değildir. Bunların tümü, ekonomik kaynakların ve toplumsal risklerin kim tarafından üstlenildiği ve toplumsal üretimin sonuçlarının nasıl bölüşüldüğü sorusuyla ilişkilidir. SONUÇ: "BİR DAHA ASLA"YI TOPLUMSAL PRATİĞE ÇEVİRMEK Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmasının kazanımları korunmalıdır. Holokost’un hatırlanması, Nazi suçlarının belgelenmesi ve faşizmin tarihsel sonuçlarının öğretilmesi demokratik kültürün vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak tarihsel hafıza tek başına faşizmin yeniden güç kazanmasını engelleyemez. Çünkü geçmişin siyasal anlamı, bugünün toplumsal koşulları içinde yeniden üretilir. AfD’nin yükselişini anlamak için Nazi geçmişi, birleşme sonrası toplumsal kırılmalar, neoliberal ekonomik dönüşüm, emeğin parçalanması, sosyal devletin dönüşümü ve günümüzdeki ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Bu süreçlerin hiçbiri tek başına belirleyici değildir. Asıl mesele, bu çelişkilerin hangi siyasal anlatılar tarafından anlamlandırıldığı, hangi antagonizmalar üzerinden temsil edildiği ve insanların hangi siyasal ilişkiler içinde örgütlendiğidir. Bu nedenle ekonomik kriz ile sağ popülizm arasında doğrudan bir nedensellik kurmak kadar, tarihsel hafızanın tek başına demokratik bir güvence oluşturduğunu varsaymak da yetersizdir. Toplumsal krizlerin siyasal sonucu, bu krizlerin nasıl temsil edildiği ve hangi kolektif çıkarlar etrafında örgütlendiğiyle bağlantılıdır. “Bir daha asla” bu nedenle yalnızca geçmişe verilmiş bir söz olarak kalmamalıdır. Aynı zamanda insanların ekonomik korkularının birbirlerine karşı yöneltilmesine izin vermeyen, toplumsal sorunların günah keçileri üzerinden açıklanmasına karşı çıkan ve ortak maddi çıkarların kolektif bir siyasal kapasiteye dönüşebileceği demokratik ilişkilerin kurulmasını ifade etmelidir. Faşizme karşı mücadelede belirleyici soru yalnızca insanların faşizme karşı olup olmadığı değildir. Daha temel soru, insanların yaşadıkları güvencesizlik, eşitsizlik ve gelecek korkusunu hangi siyasal çerçevede anlamlandıracakları ve bu deneyimlerin hangi kolektif özne etrafında örgütleneceğidir. Toplumsal öfke örgütsüz bırakıldığında, onu başka toplumsal gruplara yönelten siyasal güçler ortaya çıkabilir. Aynı maddi deneyimler ortak çıkarlar temelinde örgütlendiğinde ise farklı bir siyasal yön kazanabilir. Bu nedenle mesele yalnızca öfkenin varlığı değil, onun hangi siyasal ilişki ve örgütlenme biçimleri içinde kolektif bir güce dönüştüğüdür. Dipnotlar [1] Edgar Wolfrum, „Geschichte der Erinnerungskultur in der DDR und BRD“, Bundeszentrale für politische Bildung (bpb), 26.08.2008. Wolfrum, Federal Almanya’da Nazi geçmişiyle hesaplaşmanın başlangıçta sınırlı ve tartışmalı olduğunu, özellikle 1950’lerin sonlarından ve 1960’lardan itibaren kamusal hesaplaşmanın yoğunlaştığını; DDR’de ise antifaşizmin devlet doktrini hâline geldiğini ele almaktadır. [2] Die Bundeswahlleiterin, Bundestagswahl 2025 – Ergebnisse Deutschland , Wiesbaden 2025; Die Bundeswahlleiterin, Baden-Württemberg – Landtagswahl 2026 , Wiesbaden 2026. Federal Meclis seçimlerinin kesin sonuçlarına göre AfD 2025’te ikinci oyların yüzde 20,8’ini aldı. Baden-Württemberg’de 2026 eyalet seçimlerinde AfD yüzde 18,8 oranında ikinci oy aldı. [3] Bundeszentrale für politische Bildung (bpb), „Juristische Aufarbeitung nationalsozialistischer Verbrechen“. Kaynak, 1945 sonrasında Nazi suçlarının hukuki takibinin karmaşık ve yavaş ilerleyen bir süreç olduğunu; Batı ve Doğu Almanya’daki hukuki süreçlerin Soğuk Savaş koşulları ve siyasal hesaplaşmalar tarafından etkilendiğini belirtmektedir. Ayrıca Federal Almanya’da Nazi dönemindeki personel sürekliliklerinin uzun süre sınırlı biçimde ele alındığına dikkat çekmektedir. [4] Bundeszentrale für politische Bildung (bpb), „Der lange Weg zur Einheit – Die Entwicklung der Arbeitslosigkeit in Ost- und Westdeutschland“ ve „Strukturwandel nach Entindustrialisierung“. Kaynaklar, birleşme sonrasında Doğu Almanya’da sanayide ve istihdamda yaşanan hızlı daralmayı ve bunun işsizlik, nüfus hareketleri ve ekonomik yeniden yapılanma üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde ele almaktadır. [5] Hartmut Seifert, „Was bringen die Hartz-Gesetze?“, Aus Politik und Zeitgeschichte , Bundeszentrale für politische Bildung, 12.04.2005. Seifert, Hartz reformlarının işgücü piyasasını daha az sosyal güvenceli çalışma biçimlerine doğru dönüştürdüğünü tartışmaktadır. [6] Alexander Häusler, „Die AfD: Werdegang und Wesensmerkmale einer Rechtsaußenpartei“, Bundeszentrale für politische Bildung, 25.06.2018. Häusler, AfD’nin kuruluş dönemindeki ulusal ve ekonomik liberal yöneliminden sonraki siyasal dönüşümünü ve özellikle 2015 sonrasında mülteci ve göç tartışmasının parti siyasetindeki merkezi konumunu ele almaktadır. Bölgesel eşitsizlikler ve kamu hizmetleriyle AfD’nin seçim başarısı arasındaki ilişki için ayrıca bkz. Bastian Heider / Tessio Novack / Pauline Scheunert / Benjamin Scholz, Antidemokratische Wahlerfolge im ungleichen Deutschland. Demokratiestützende Aspekte der Daseinsvorsorge , Friedrich-Ebert-Stiftung, Bonn 2025. Kaynakça • Bundeszentrale für politische Bildung (bpb): Erinnerungskultur . Bonn. • Wolfrum, Edgar: Geschichte der Erinnerungskultur in der DDR und BRD . Bundeszentrale für politische Bildung, 2008. • Bundeszentrale für politische Bildung (bpb): Juristische Aufarbeitung nationalsozialistischer Verbrechen . Bonn. • Bundeszentrale für politische Bildung (bpb): Der lange Weg zur Einheit – Die Entwicklung der Arbeitslosigkeit in Ost- und Westdeutschland . Bonn. • Bundeszentrale für politische Bildung (bpb): Strukturwandel nach Entindustrialisierung . Bonn. • Seifert, Hartmut: Was bringen die Hartz-Gesetze? In: Aus Politik und Zeitgeschichte , Bundeszentrale für politische Bildung, 2005. • Häusler, Alexander: Die AfD: Werdegang und Wesensmerkmale einer Rechtsaußenpartei . Bundeszentrale für politische Bildung, 2018. • Heider, Bastian / Novack, Tessio / Scheunert, Pauline / Scholz, Benjamin: Antidemokratische Wahlerfolge im ungleichen Deutschland. Demokratiestützende Aspekte der Daseinsvorsorge . Friedrich-Ebert-Stiftung, Bonn 2025. • Die Bundeswahlleiterin: Bundestagswahl 2025 – Ergebnisse Deutschland . Wiesbaden 2025. • Die Bundeswahlleiterin: Baden-Württemberg – Landtagswahl 2026 . Wiesbaden 2026.

24.09.2026 02:00
Elif Eralp ve medyanın bitmeyen köken merakı Ekonomi

Elif Eralp ve medyanın bitmeyen köken merakı

Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU Berlin seçimlerinin ardından Türkiye medyasının bir bölümünde, Elif Eralp’in hangi politikalarla öne çıktığından çok “aslında kim olduğu” merak konusu oldu. Türk mü, Çerkes mi, Alevi mi, Kürt mü, Kayserili mi? Oysa Eralp’in başarısını açıklayan temel soru, Berlin’de hangi toplumsal ve siyasal taleplere karşılık verdiğidir. Farklı yayınlar Eralp’i farklı aidiyetler üzerinden tanımladı. Özgür Çerkes, haberi “Çerkes Kızı Elif Eralp, Panlı Köyü’nden Berlin’in Zirvesine Uzandı” başlığıyla verdi. Bazı yayınlarda babasının Kayseri kökeni öne çıkarıldı. Başka internet sitelerinde Alevi veya Kürt olup olmadığı tartışıldı. Milli Gazete’nin “Elif Eralp Kürt mü, Kayseri kökenli mi, Alevi mi, ailesinin memleketi neresi?” başlığı bu merakı neredeyse bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Üstelik aynı haberde Eralp’in Alevi ya da Kürt olduğuna ilişkin kamuya açık, doğrulanmış bir öz beyan bulunmadığı da belirtiliyordu. Başka haberlerde ise Eralp öncelikle “Türk” olarak tanımlandı. “Türk kökenli belediye başkan adayı” ve “Türk aday” ifadeleri öne çıktı. Böylece aynı siyasal figür, farklı yayın kuruluşlarında farklı kolektif kimliklerin başarı hikâyesine dönüştürüldü. Burada mesele Eralp’in Çerkes, Türk, Alevi ya da başka bir kimliğe sahip olup olmaması değil. İnsanların birden fazla aidiyeti aynı anda taşıması son derece olağan. Asıl soru, medyanın siyasal bir başarı karşısında neden bu kadar güçlü biçimde köken arayışına yöneldiği. Oysa Berlin’deki seçim sonucunu anlamak için başka dinamiklere bakmak gerekiyor. Eralp 1981’de Münih’te doğdu, Hamburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ve uzun süredir Alman siyasetinin içinde yer alıyor. 2021’den bu yana Berlin Eyalet Meclisi üyesi. Dolayısıyla söz konusu olan Almanya’ya yakın zamanda gelmiş ve siyasete dışarıdan katılmış bir göçmen değil, yaşamı ve siyasal kariyeri Almanya’da şekillenmiş bir siyasetçi. Kamuya açık siyasal çalışmalarında konut krizi, yüksek kiralar, sosyal konut politikaları ve büyük özel konut şirketlerinin konumu gibi başlıklar öne çıkıyor. Onu yalnızca etnik veya kültürel kimliği üzerinden tanımlamak, siyasal profilinin önemli bir bölümünü görünmez hale getiriyor. Nitekim Eralp’in yükselişini anlamak için Berlin’de hangi toplumsal ve siyasal taleplerin karşılık bulduğuna bakmak gerekiyor. Die Linke’nin özellikle gençlerden güçlü destek alması ve daha önce sandığa gitmeyen önemli sayıda seçmeni harekete geçirmesi, seçim sonucunun yalnızca bir “göçmen başarı hikâyesi” üzerinden okunamayacağını gösteriyor. Tam da burada haber değeri ile kimlik değeri yer değiştiriyor. Normalde haberin merkezinde bulunması beklenen siyasal program, seçmen davranışı, kampanyanın toplumsal karşılığı ve Berlin’in temel sorunları geri plana çekilirken, siyasetçinin kökeni başlı başına haberin merkezine yerleşiyor. Böylece “Eralp neden destek gördü?” sorusunun yerini “Eralp aslında kim?” sorusu alıyor. Kimlik, siyasal gelişmeyi anlamaya yardımcı olan bağlamsal bir bilgi olmaktan çıkıp gelişmenin kendisini açıklayan kategoriye dönüşüyor. Bu yer değiştirme yalnızca haberin hangi ayrıntıyı öne çıkardığıyla ilgili olmayıp, aynı zamanda hangi soruların sorulmadığını da belirliyor. Eralp hangi politikalarla karşılık buldu, Die Linke genç ve daha önce sandığa gitmeyen seçmenlere nasıl ulaştı, Berlin’in ağırlaşan konut sorunu bu siyasal hareketliliğin neresinde duruyordu? Bunlar seçim sonucunun siyasal ve toplumsal bağlamını anlamaya yönelik sorulardı. GÖÇMEN KONUŞMAKTAN GÖÇMENİN SİYASETİNE Avrupa siyaseti onlarca yıl boyunca göçmeni siyasal tartışmanın nesnesi olarak gördü. Göçmenin entegre olup olmayacağı, hangi kültüre ait olduğu, vatandaşlığı, dini, dili ve ulusal kimlikle ilişkisi tartışıldı. Göçmen hakkında konuşuldu. Bugün ise göçmenlerin çocukları yalnızca hakkında konuşulan kişiler değil, siyasal gündemin oluşturulmasına katılan aktörler olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bunu yalnızca göç, entegrasyon, ayrımcılık veya azınlık hakları üzerinden değil, toplumun tamamını ilgilendiren ekonomik ve sosyal meseleler üzerinden yapıyorlar. Göçmen kökenli siyasetçiler uzun süre belirli siyasal alanlarla ilişkilendirildi. Göç veya ırkçılık söz konusu olduğunda onların konuşması olağan karşılanırken ekonomi, konut, enerji ya da ülkenin geleceği gibi konularda çoğunluk toplumundan gelen siyasetçiler toplumun daha “doğal” temsilcileri olarak kabul edildi. Eralp’in Berlin siyasetindeki görünürlüğü, bu ayrımın giderek aşındığını gösteren örneklerden biri. Almanya’nın göç tarihi düşünüldüğünde bunun tarihsel bir anlamı da var. Birkaç kuşak önce “misafir işçi” olarak tanımlanan insanların çocukları ve torunları artık Almanya’nın yalnızca ekonomik ve kültürel hayatının değil, siyasal karar mekanizmalarının da parçası. Bu nedenle “Göçmenler Almanya’ya nasıl entegre olacak?” sorusu giderek eskiyor. Çünkü bu sorunun öznesi olarak görülen insanlar çoktan toplumun içinde. Bugün tartışılması gereken, onların Almanya’ya ait olup olmadıkları değil, nasıl bir Almanya istedikleridir. MEDYANIN BİTMEYEN KÖKEN MERAKI Türkiye medyasının Eralp’e yaklaşımında yalnızca dışlayıcı bir kimliklendirme görmemek gerekir. Burada olumlu bir sahiplenme biçimi de var. Uzun süre ayrımcılığa uğramış veya kamusal alanda yeterince temsil edilmemiş topluluklar açısından “bizden birinin” görünür bir başarı elde etmesi kuşkusuz sembolik değer taşıyor. Ancak sembolik sahiplenme ile siyasal temsil aynı şey değil. “Bizden biri” anlatısı ilk bakışta kapsayıcı ve olumlu görünse de siyasetçiyi yine kökeni üzerinden tanımlayabiliyor. Farklı toplulukların aynı kişiyi kendi aidiyetlerinin başarı hikâyesine dahil etmeye çalışması, dışlayıcı bir ötekileştirmeden farklı olsa da siyasal programın ikinci plana düşmesine yol açabiliyor. Üstelik burada belirgin bir asimetri var. Çoğunluk toplumuna mensup bir siyasetçinin ailesinin birkaç kuşak önce nereden geldiği, hangi etnik topluluğa mensup olduğu veya mezhepsel geçmişi çoğu zaman seçim başarısını açıklayan temel bilgi olarak kullanılmaz. Göçmen kökenli siyasetçi söz konusu olduğunda ise biyografi kolaylıkla siyasetin önüne geçebiliyor. Burada medya açısından daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Bir kişinin kökenini belirtmek hangi noktaya kadar gerekli bir bağlamdır, hangi noktadan sonra onu belirli bir kimliğin sınırları içine yerleştiren bir çerçeveye dönüşür? Göç geçmişinin tamamen görünmez kılınması elbette çözüm değil. Eralp’in aile tarihi, Almanya’nın göç deneyimi ve bugün ulaştığı siyasal konum, kuşaklar arasındaki toplumsal dönüşümü göstermesi bakımından haber değeri taşıyor. Mesele, bu biyografik bilginin siyasal aktörün önüne geçip geçmediğinde düğümleniyor. KÖKEN SİYASAL KADER OLMAKTAN ÇIKARKEN Elif Eralp örneğinin daha geniş anlamı da burada ortaya çıkıyor. Bir zamanlar esas olarak entegrasyonun konusu olarak görülen göçmen ailelerin sonraki kuşakları, bugün toplumun geleceğine ilişkin siyasal tercihlerin oluşturulmasında doğrudan rol alıyor. Tam da bu nedenle Türkiye medyasındaki aidiyet arayışı düşündürücü. Siyasetin giderek olağan bir aktörü haline gelen bir isim, haber dilinde yeniden biyografisine, ailesinin geldiği yere, etnik veya inançsal aidiyetine doğru çekilebiliyor. Bir başka deyişle, siyasal alanın aşmaya başladığı kategoriler haber dilinde varlığını sürdürebiliyor. Asıl mesele, medyanın bu dönüşümü nasıl temsil edeceği. Normalleşme, göç geçmişini görünmez kılmakla değil, onu bir siyasetçinin bütün siyasal kimliğini açıklayan kategori olmaktan çıkarmakla mümkün olabilir. Avrupa uzun yıllar göçmenlerin kendisine ait olup olmadığını tartışırken, şimdi göçmenlerin çocukları Avrupa’nın nasıl yönetileceği üzerine söz sahibi oluyor.

24.09.2026 02:00
Bekçileri görünce uzaktan ateş açtı Ekonomi

Bekçileri görünce uzaktan ateş açtı

Manisa Turgutlu’da 11 öğrencinin yaralandığı silahlı saldırıyı düzenleyen 15 yaşındaki H.O.’nun, okula yaklaşırken çevredeki bekçileri fark etmesi üzerine geri çekildiği ve ardından uzaktan ateş açtığı belirlendi. Bekçileri gördükten sonra okula daha fazla yaklaşmaktan vazgeçen H.O., ilk fişeği yaklaşık 80, ikincisini 90, üçüncüsünü ise 110 metre mesafeden ateşledi.

24.09.2026 01:00
ABD ile 100 milyar dolar hedefine ulaşacağız Ekonomi

ABD ile 100 milyar dolar hedefine ulaşacağız

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, New York'taki Türkevi’nde Türk-Amerikan iş dünyasının temsilcileriyle buluştu. Erdoğan, görüşmeye ilişkin paylaşımında şunları kaydetti: Diplomatik ilişkilerimizin 100’üncü yılına yaklaştığı bugünlerde ABD ile yakalamış olduğumuz ivmeyi ekonomi alanında da sürdüreceğimize, hep birlikte 100 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefimize kısa sürede ulaşacağımıza gönülden inanıyorum.

24.09.2026 01:00
BM ekonomi kurumlarının reforme edilmesi Ekonomi

BM ekonomi kurumlarının reforme edilmesi

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin mevcut 5 üyesine verilen veto hakkı nedeniyle oluşan temsil adaletsizliği ve bölgesel çatışmaları engellemede yetersizliği sebebiyle BM güvenlik konseyinin reforme edilmesi çağrıları da kaçınılmaz olarak yükselmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür” söylemiyle simgeleşen bu tepki, küresel siyasi mimarinin kapsayıcılıktan uzak yapısını açıkça gözler önüne sermektedir. Diğer yandan, derinleşen ekonomik eşitsizlikler, sürdürülemez borç yükleri

24.09.2026 01:00
Enerji fiyatlarından dezenflasyona destek gelir mi? Ekonomi

Enerji fiyatlarından dezenflasyona destek gelir mi?

Türkiye’nin ekonomi gündeminde farklı başlıklar dönem dönem ön plana çıksa da esas meselemizin ve belki de şu an gündemde olan krizin de en önemli nedenlerinin başında enflasyon geliyor. Zira enflasyonla beraber oluşan ekonomik iklim genellikle riskli enstrümanlara olan ilgiliyi artırmakta ve farklı iktisadi davranışların gelişmesine neden olabilmektedir. Bu bakımdan yapısal konuların odak noktasını her zaman enflasyonla mücadele oluşturmaktadır. Türkiye uzun süreden bu yana reel sektör üzerindeki

24.09.2026 01:00
Piyasa yasalarına hukuk yetmez Ekonomi

Piyasa yasalarına hukuk yetmez

Ali Rıza Aydın Ulusal, uluslararası ekonomilerde sonuç aynı. Bir tarafta büyüyen sermaye diğer tarafta açlık sınırının, yoksulluk sınırının altında yaşayan, borçlanarak yaşamak zorunda kalan milyonlar. Sorun sömürü düzeninin hukuksal olanıyla vahşi olanı arasında değil. Bu düzeni sınıf temelli siyasetsiz çözümlemek ve sonlandırmak olanaksız. Hedef kesinlikle sömürücülerin bir sınıf olarak tarihe karışmaları. Piyasa yasaları ile hukuk ilişkisi, Marx’a saygıyla, uzun tarihsel analizlerin konusu. Yakın tarihimizde, 24 Ocak 1980 kararları, 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrası, IMF ve uluslararası kuruluşların gözetimindeki uzun yıllar ve AKP’li uzun yıllar piyasa yasalarının hukuksal desteksiz olmayacağının (buna sermaye sınıfının hukuk güvenliği de diyebiliriz) ama piyasa yasalarına hukukun da yetmeyeceğinin (sermayenin sınırsız tahakkümü de diyebiliriz) fiili durumlarıyla dolu. Bu konuda ne teoriler üretildi ne kalemler oynatılıp tuşlara basıldı ne küçüklü büyüklü krizler yaşandı ilgililerine bırakalım ama artık kapitalizmin önlenemez çürümeye yuvarlanıp gittiğini vurgulayarak. Fon krizi diye adlandırılsa da daha genel adıyla “sermaye piyasası krizi” olan son olaylar “kapitalizmin yasaları” ile okunmak zorunda. Kapitalizmin yasalarının hukuka nasıl egemen olduğunun tipik örneklerinden biriyle karşı karşıyayız. 28.7.1981 günlü (2499 sayılı) Sermaye Piyasası Kanunu, 12 Eylül darbesinin gerçek yüzünü yansıtan hukuk metinlerinden biri. Dikkat çekelim, darbeden sonra daha bir yıl dahi geçmeden beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından çıkarılan kanunlarından. Yine dikkat çekelim 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesiyle, Anayasaya aykırılığı iddia edilememe yasağıyla, koruma altına alınan kanunlardan. Tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın ekonomik kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını sağlama amacıyla övünülerek, heyecanla getiriliyor. Eğik sözcükleri unutmadan devam edersek, bu kanunla getirilen düzen sermaye piyasasının, güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunmasını sağlayacak ve de denetim düzeneklerini kuracak. Sınıflı toplumda Türkçesi şu: üretim araçlarını ve ilişkilerini elinde ve egemenliği altında tutan özel mülkiyet sahiplerine, daha fazla kâr, daha fazla rant, daha fazla sermaye birikimi için halktan kaynak toplamak. Kısaca sömürülenlerin elinde, avucunda ne varsa sömürenlere sunulmasını sağlamak. Sermaye Piyasası Kurulundan borsasına, yatırım ortaklıklarından fonlara ve diğer tüm sermaye piyasası araçlarına kadar düzenleme getiren kanuna güven, hukuka güvenin ve hukuk güvenliğinin araçlarından biri olarak gösterildi. Karşılaşılan kriz, sorun, olay, durum her neyse, burjuva hukukunun kaçınılmaz süreçlerinden olan geçici ve ek maddelerle, değişikliklerle kanuna eklendi, kimi hükümler de yürürlükten kaldırıldı. Olağan değil mi? Piyasanın kanunu da piyasa gibi olacak. Yine olağan olan bir başka durum bu ek ve değişikliklerin çoğunun AKP döneminde yapılması. Ancak kanun ve değişiklikleri ne AKP’ye ne sermaye piyasasına yetti; piyasanın hırsı, kurnazlığı, sınırsızlığı bu kanuna sığmadı. AKP, MGK imzalı ve ağırlıklı olarak kendi el atmalarını içeren 1981 Kanununu, 6.12.2012 günlü (6362 sayılı) Kanunla yürürlükten kaldırarak yeni bir Sermaye Piyasası Kanununa imza attı. Görünürdeki gerekçe, önceki kanunun günün küresel finansman koşullarına, Avrupa Birliği düzenlemelerine, teknolojik gelişmelere yetersiz kalmasıydı. Yeni sermaye piyasası araçları getirilerek, şeffaf ve rekabetçi bir piyasa ortamı yaratılmalıydı. Ve daha güvenilir olmalı, yatırımcı hak ve çıkarları daha etkin korunmalıydı. 1980’lerle birlikte kapitalist/emperyalist hegemonya yönünden farklı hükümetler tarafından aynı politikanın yürütülmesinde sermaye piyasası vazgeçilmez kılındı. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankasıyla, ABD’si ve AB’siyle işbirliği içinde yürütülen bu süreçte AKP, hem sermaye sınıfı hem de siyasal İslam yönünden yürütücü ve uyumlaştırıcı oldu, halka sermaye piyasası güveni sağlama görevini üstlendi. Yukarıdaki eğik sözcükleri birleştirerek devam edersek, yeni Kanun 2012’den bu yana ek ve değişikliklerle yaşamına devam ederken “iyidir, güvenilirdir, kazandırır” denilen sermaye piyasası da patlayıverdi. Devlet, hukuk ve sermaye sınıfının iç içe olduğu büyük bir sermaye piyasası soygunuyla karşı karşıyayız. Merkez Bankasından Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumuna, Sermaye Piyasası Kurulundan Türkiye Varlık Fonuna, bankalardan aracı kurumlara, fonlardan Borsa İstanbul’a devasa bir organizasyon ve hukuk ağı içinde, paranın saltanatı içinde devasa soygun, vurgun, dolandırıcılık döküldü ortalığa. Yine her yıkım ve patlama sonunda olduğu gibi sorun kimi kişiler üzerinden, hukuksallık ve denetimsizlik üzerinden tartışılıyor. Yalnızca hukuksal sorumluluğu tartışmaya açarak, dikkatleri oraya toplayarak hem görev ve yetki yönünden hem de politikalar yönünden siyasal sorumluluğu, 2018’de başlayan yürütme organındaki değişikliği, siyasal iktidarı ve sermaye iktidarını unutturmaya çalışıyorlar. Finans kapitalin ekonomi politiğini unutturmaya çalışıyorlar. Burjuvazinin “düzenleme ve güven” adı altında çıkardığı kanunların özünün halkın elindekinin alınıp sermayeye aktarılması olduğu bir kez daha kanıtlandı. Yatırımcının güven içinde para kazanacağı, paradan para kazanılacağı savı boşa düştü. Piyasanın, kapitalizmin, emperyalizmin ekonomi politikleri olan sömürüyü perdeleyen, sömürücü düzenin sorunsuz sürüp gitmesini isteyen bir tartışmadır sürüp gidiyor. AKP ile düzen içi muhalefet hukuksallık ve denetimsizlik biçimselliğinde aynı kulvardalar, sermaye sınıfının kulvarında. Kaçan, kaçırılan paralarla uğraşırken sermaye birikimi, kâr, rant, özelleştirme, üretim araçlarında özel mülkiyet, artı değer sömürüsü, sömürücü düzen meşrulaştırılıyor. Mülkiyetin hem sermaye içinde hem de halktan sermayeye doğru yeniden dağılımında ve kapitalist/emperyalist düzenin krizlerinin aşılarak sürdürülmesinde özelleştirmeyle birlikte sermaye piyasası etkin görev üstleniyor. Mülkiyeti tabana yaymak savı tersine çalışırken sermaye piyasası öylesine serbest, keyfi, sınırsız hareket ediyor ki mülkiyet transferinin yanına soygun, dolandırıcılık ekleniyor. Ulusal, uluslararası ekonomilerde sonuç aynı. Bir tarafta büyüyen sermaye diğer tarafta açlık sınırının, yoksulluk sınırının altında yaşayan, borçlanarak yaşamak zorunda kalan milyonlar. Sorun sömürü düzeninin hukuksal olanıyla vahşi olanı arasında değil. Bu düzeni sınıf temelli siyasetsiz çözümlemek ve sonlandırmak olanaksız. Hedef kesinlikle sömürücülerin bir sınıf olarak tarihe karışmaları.

23.09.2026 22:25